
Hikayesini odağına alan ya da önem veren oyunlara, kelimenin tam anlamıyla bayılıyorum. Karakterleriyle bağ kurabildiğim, olay akışına karşı kendimi rahatça bırakabildiğim sürükleyici oyunları hep sevmişimdir. Hele bu tür hikayeler iç hesaplaşma gibi psiko analitik ögeler barındırıyorsa veyahut bilim kurgu türünde ise bende ekstra pozitif önyargıya sebep oluyor.
The Drifter da bu türden hikaye unsurlarına sırtına bağlayan ilgi çekici, point & click türünde bir oyun olarak radarıma girmişti. Güzel gözüken piksel sanat tarzı, ilgi çekici sahnelerin fragmanda olması gibi etkenler sayesinde yılın beklenen bağımsız yapımlarından biri olduğu aşikardı.
Dave Lloyd ve Barney Cumming adlı iki geliştiriciden oluşan Avustralyalı Powerhoof isimli bağımsız bir stüdyonun yaptığı The Drifter, 6 yıllık geliştirme sürecinin ardından 17 Temmuz’da çıktı. MisteRNOOB olarak biz de; yer yer de hikaye başlığında, italik paragraflar boyunca spoilerlar ile daha iyi ifade edebilmek için, yazdığımız incelemeyle karşınıza çıktık. Dilerseniz yavaştan oyunun derinliklerine inelim.
The Drifter ne anlatıyor?
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyecek olursam, senaryo gayet iyi. Hatta yer yer oyun için kurtarıcı rolünü üstlendiğini bile rahat bir şekilde söyleyebilirim. Oynanış kısmındaki eksikliklerde de bahsedeceğim bazı negatif durumları telafi etmek adına güzel şekilde konumlandırılmış.
Yapım, oyunun adının çevirisi olan “avare” birinden dış görünüş olarak hiç farkı olmayan Mick Carter isimli karakterimzin hikayesini işliyor. Carter’ın kız kardeşinin araması sonucu, annesinin cenazesinin olduğu şehre kaçak yollardan girmeye çalışması ve ardından yaşadığı olayların gelişimi üzerine içine girdiği komplo anlatılıyor.

Trinity adında, nörobilim alanına odaklanan bir şirketin altından çıktığını öğrendiğimiz bu işlerin karakterimizle olan bağı güzel işlenmiş. Hafızasını kaybedeceğini bilincinde, faydalı bir iş yapacağını düşündüğü bu projeye destek veriyor ve zamanda geriye gitme özelliğini kazanıyor Carter. Kendisinin geçmişi hakkında çok bir şey bilmesek de anlık olarak yaşadığı duygular yine de iyi veriliyor. Oğlu hakkında gördüğü halüsinasyonları yok edip olayı arkasında bırakma sahnesi, kız kardeşini yanlışlıkla öldürüp zamanda geriye giderek onu kurtarması gibi olaylar güzel detaylardı senaryo adına.
The Drifter’ın kötü karakteri olan Gideon’ın motivasyonu da fena olmasa da yine de oyunun sonunda düşeceği hâl en baştan göze sokuluyordu. Hastanedeyken Carter, hemşire tarafından öldürülürken oralarda gezmesi, karakterimiz gazetecinin ofisindeyken askerlerini yollayarak öldürmeye teşebbüs etmesi gibi bir çok vukuatı bulunuyor. Gideon’ın buna cevaben, Carter’ı şirkete çekmeye çalıştığını söylese de bazı yerlerde net girişimlerin olması buna inanmayı zorlaştırıyordu zaten.
The Drifter’ın sonunda da Sarah’ın helikopterden inip ardından vurulmasına rağmen ölmemesi de saçma olmuş bence. Vurulmasını geçtim, helikopteri kendisi sürerek geliyor ama ne hikmetse vurulduktan sonra aralarında birer adet psikolog, gazeteci, bilim adamı, dedektif olan ekipten biri anne karınlarında öğrenmiş gibi helikopteri sürüp bir de üstüne Sarah’ı ölümden kurtarıyorlar. Çok mantık aramanın gereği olmasa da daha iyi düşünülebilirmiş bu tür detaylar.

The Drifter, içinizi ısıtan cinsten bir sona sahip. Her ne kadar Carter’ın, oğluna yaptığını eski eşine yapmadığını gösteren son biraz zorlama bir son olsa da basit ve iyi bir senaryoyu bitirmek adına fena bir seçenek olmamış diyebilirim.
Oynanış ve bulmacalar
The Drifter hakkında biraz şikayetçi olacağım bir konu varsa orası da oynanış kısmıydı. Tam olarak oynanış mantığında olmasa da bulmaca kısımları yer yer neredeyse baygınlık geçirmeme sebep olacak gibi hissettim.
The Drifter’ın dördüncü bölümü olan “Hunted Hunter”, beni oyundan oldukça soğutan bir kısımdı bulmacalar açısından. Carter kendini hastaneden kurtardıktan sonra Dedektif Hara ile birlikte olayların sebeplerini araştırırken oyun sizi 5 adet bölgeye sahip olan şehir içerisinde serbest bırakıyor. Farklı yönleriyle öne çıkan bu 5 bölgede, oyunun point & click türünde olması sebebiyle diyaloglar ve bulmacalar eşliğinde yeni şeyler edinerek hikayede ilerlemeniz gerekiyor.

Bu mantığın kendisi zaten bu tür oyunlarda zaruri olsa da, ilk başta bariz olan detayları açığa çıkardıktan sonrası genelde işkenceye dönüyor. The Drifter da bu sıkıntıdan muzdarip maalesef. Her şeyi bulduğumu sanıp hikaye niye ilerlemiyor diye kendimi sorgularken, önemsiz gibi duran bir nesneyi bir karaktere vermediğim için bazı diyalogların söylenmediğini fark ettim.
Nesnelerin çizimleri de, hiç açıklayıcı değil ve bahsettiğim bazı diyalogları açmak için eşyaları karakterlerle etkileşime sokmak gerekiyor. Bazen de eşyaları birbiriyle birleştirmemiz gerekiyor. Neyin neyle birleşebileceğini kestirmek de bu çizimler yüzünden bazen gerçekten zor oluyor. Bir iki yerde ciddi manada tıkanıp ne yapacağımı bilemedim.
Dördüncü bölümde yaptığım, her bölgeyi gezerek tüm her şeyle her yolla etkileşime girerek bir çıkış yolu bulmaktan ibaretti. Ve bu hiç de kısa sürmedi. Zaten oyunun en uzun bölümü olan bu kısım benim gibi küçücük bir detay yüzünden orada sıkışmış birine baygınlık geçirtecek derecede yorucuydu.

Trinity’nin laboratuvarındayken de bir su sızıntısı oluyor ve bizden tamir etmemiz isteniyor. Bu görevi veren bilim insanı arkadaş da bize diyaloğunun sonunda, İngiliz anahtarı gibi bir şeyle bunu halledebilirsin diyor. Ben de hâliyle dediği cinsten bir alet edevat arayışına girdim ama bulamadım. En sonunda dayanamayıp, envanterime nereden geldiğini bile hatırlamadığım sakız paketini borunun çatlak kısmıyla etkileşime soktum ve işe yaradı.
Yine laboratuvarda gördüğümüz bir gizli kapı var ve burada kapıdaki şifreyi çözmek için pudra kullanabileceğimizi söylüyor ana karakterimiz. Boş bir paket paket pudra buluyoruz ama haliyle işe yaramıyor. Peki oyunun buna çözümü ne? Pudra kutusuna kahve makinesinden kahve doldurup öyle kapı şifresine dökmek.

The Drifter’da yer yer mantığınızı kenara bırakıp, bir yerde gördüğünüz tüm her şeyle rastgele etkileşime girmenizi gerektirecek tarzda bulmacalar mevcut. Özellikle oyunun orta kısımlarında çokça yaşanıyor bu durum. Oyunun başındaki ve sonundaki bulmacalar ise çoğunlukla tatmin edici düzeyde. Kendi kendime bir yerden yönlendirme almadan bu kısımları oynamak da fena bir deneyim değildi.
Teknik kısımlar
The Drifter’daki hikayenin iyi olduğunu söyledik ama bunu sağlayan önemli etkenlerden biri de oyunun seslendirmedeki kalitesi. Bağımsız bir oyundan beklenmeyecek derecede iyi ve detaylı bir iş söz konusu yapımda. Bulmacalardaki saçma sapan etkileşimler için bile diyaloglar seslendirilmiş ve hatta zaman zaman oynayanları yönlendirecek derecede tepkili ve güzel karakter hareketleri ortaya konmuş.Vurucu sahnelerdeki sert ve etkili diyalog okumaları da seslendirmeyi daha ileriye taşımış.
Oyunun müzikleri de gerçekten oldukça hoşuma gitti. Gerici sahnelerdeki kullanımı, sahneyi en azından ilk görüşünüzde cidden etkileyici kılmayı başarıyor. Bu incelemeyi yazarken de arka planda bazı parçaları hâlen dinlemekteyim. Uzun lafın kısası ses tasarımı ve müzik kullanımı da oyunda gayet iyi.
Oyun piksel görselliği ve türü sebebiyle pek bir sıkıntı barınmıyor. Sadece bir iki yerde ufak tefek ses kaymaları gördüm. Bir sahnede kullandığım silahın sesi, sonraki ara sahnelerde alakasız bir anda karakterler konuşurken hâlen daha kulağımı tırmalamaya devam ediyordu. Bunun haricinde kafamı kurcalayan başka bir konu olmadığını söyleyip yavaştan yazımızı sonlandırayım.
Powerhoof tarafından geliştirilen ve yayınlanan The Drifter , 17 Temmuz 2025 tarihinde çıkış yaptı. Eğer farklı bir inceleme okumak istiyorsanız Death Stranding 2: On The Beach incelememize göz atabilirsiniz.

