Modern zamana ayak uyduramayan, kendi düşünce dünyasının dışına çıkamayan ya da çıksa bile değişime yetişemeyen insanların hikâyeleri bana hep cazip gelmiştir. İnsanda farklı ama empati duyulası duygular uyandırıyor. Kitaplarda Don Kişot ya da Hayri İrdal gibi karakterlerle bu temayı görebilirken; sinemada da Travis Bickle ya da Tyler Durden gibi hızla değişen, modern zamanda özünden yabancılaşmama savaşı veren ya da en azından zamanı anlamlandıramayan fikirlere sahip çokça karakter yer alıyor.
Sonra yakın zamanda bitirdiğim Red Dead Redemption 2 de beni -özellikle Arthur Morgan‘ın karakter gelişimiyle- bu konuda düşünmeye itti. Ardından düşündüm, niyeyse aklımda Johnny Silverhand ile bazı paralellikler taşıdıkları fikri oluştu. Ne de olsa yaşadıkları döneme göre baz alınırsa; Arthur’un karşılaştığı petrol rafinerilerinin dumanlarıyla kaplı Saint Denis’i ile Johnny Silverhand’in neon ışıklarıyla dolu Night City’si arasında pek bir farkı yok gibiydi. Tabii ki birbirleriyle aynı motivasyonlara ve çözümlere sahip olmasalar da bu durum üzerine konuşulası bir konu gibi geldi. Dilerseniz kapitalizmin kaybedenlerinin ideolojik benzerliklerine ve ardından karakterlerin kendilerine geçelim.
Romantik Anti-Kapitalizm Nedir ve Karakterlerimizle Nasıl Örtüşüyor?
Arthur Morgan ile Johnny Silverhand’i tamamen benzer bir düşünsel zeminde birleştirmenin kolay olmayacağını bilsem de, kafa yapıları itibarıyla en uygun olanı seçmeye çalışmak biraz zorladı diyebilirim. İlk başta, Neo-luddizm çatısı altında konuşabilir miyim diye düşündüm fakat her ne kadar bu düşünce; teknolojik gelişmenin insan, toplum ve doğa üzerindeki yıkıcı sonuçlarını sorgulasa da, ne Silverhand’in karmaşık anarşizme kayan iç dünyasını anlamlandırmakta yeterli geliyordu ne de Arthur gibi melankolik ve zamanın kendisinde kaybolmuş bir adamın öyküsüne yakışıyordu.
Sonra bu iki karakteri sanki “teknoloji karşıtı” birileriymiş gibi sığ bir bakış açısıyla ele almanın doğru olmadığına karar verdim. Arthur Morgan’ın kendisi gibilerinin artık istenmediği bir dünyada yaşadığının duygusal farkındalığı ile, Johnny’nin bu düzenin kendisi de dahil olmak üzere insanlığın değerlerini yitirdiğini düşünen bakış açısını birleştiren ideoloji olarak en sonunda romantik anti-kapitalizmde karar kıldım. Peki nedir bu akım, neyi savunur?

Romantik anti-kapitalizm temelinde; teknoloji öncülüğünde gelişen modern dünyanın, kapitalizmle gelen “vakit nakittir” ilkesinden ötürü endüstriyel kazancı, insanın kendisiyle ve doğayla kurduğu ilişkinin yanı sıra toplumsal değerlerin de önüne koyması fikrine karşı çıkar. Birçok yönden Marksist bir düşünce çizgisinde gibi görünse de bu akım özünde geçmişe dair nostaljik bir özlem barındırır ve bu yüzden de zamanında çokça eleştirilmiştir. Adındaki “romantik” ifadesi de buradan gelmekte. Bu düşüncenin temel yapısı, modernleşme öncesindeki dünyanın kendisini savunmaz, aksine dünya eskiden de çok sıkıntılı bir yer olsa da bu “romantikler” teknolojik devrimler öncesinde kafalarında sanki bu gezegen eskiden daha iyi bir yermiş gibi imgelemeler kurarlar. Bilakis Arthur da Johnny de güllük gülistanlık hayata sahip değillerdi zaten.
Romantik anti-kapitalizmin duygusal yaklaştığı konu, kendilerine göre geçmişte var olan fakat zamanla değerini yitiren bireye, topluma ve doğaya verilen değerdir. Akımın kendisi teknoloji karşıtı bir konumda durmasa da, kuşkucu bir yerden olayı ele alır ve teknolojik gelişmelere şüpheci yaklaşan, insan benliğini ve toplumsal değerleri korumayı amaçlayan bir yerde durur.
Doğa ile iç içe yaşamış bir kanun kaçağını, kapitalizmin zirve noktası sistemle savaşan bir anarşistin ortak düşünsel zemin içinde buluşturmak için ideal bir akım gibi geliyordu bu yüzden bu görüş. Fakat benzerlikleri, sadece bulundukları konumdan ve karakteristik özellikleriyle bağdaşmadı kafamda. İki oyunun hikayesi de bu karakterleri anlatırken çokça paralellik içeriyor. Mesela iki karakterin de sisteme ayak uydurma yolunu seçmiş bir karşı karakterinin olması. Silverhand nasıl şirketlerle savaşmayı göze almış biriyse, Adam Smasher da tersine kendini sisteme entegre etmiş bir paralı askerdir. Arthur Morgan nasıl kendini ahlaki olarak zorlayan işler yapan biri gibi gören ve bazı şeylerden rahatsızlık duyan biriyse, Micah da bir o kadar atılgan yeni işlere yelken açmaya meyilli ve yeni dünya düzenine ayak uyduran birisidir.
Yazımızın devamında çeşitli spoilerların olduğunu da belirtelim. Girizgahımızı da yaptığımıza göre tek tek karakterlere geçelim yavaştan.
Saint Denis’in Dumanları Altında Arthur Morgan
19. yüzyıl sonları; petrol endüstrisinin uçuşa geçtiği, buharlı makinelerin ve çeşitli gelişmelerin yaygınlaşmasıyla birlikte başta ulaşım olmak üzere birçok alanda yaşanan kapitalizm temelli ilerlemelerin, belirli bir kesimin hayatını hem kolaylaştırdığı hem de hızlandığı bir dönemdeyiz. Tren ile bir kasabadan bir kasabaya gidişin ciddi şekilde hızlanması, telgraflar ile her türlü bilginin ulaşılabilirliğinin kolaylaşması gibi güzel gelişmeler hayatta yer etmektedir.

Fakat kapitalizmin getirdiği bu tür gelişmeler beraberinde devletin ve otoritenin de çeşitli avantajlar kazanmasıyla birlikte güçlenmesini sağlamıştır. Ünlü filozof Max Weber’in tabiriyle “meşru şiddet tekeli” devletin eline geçmeye başlamıştır. Bu durum özellikle Red Dead Redemption evreninin içerisinde bulunduğu vahşi batı vari bir düzende, Van Der Linde çetesi gibi kanun dışı grupların var olma hakkını kaybetmesine sebep olmuştur toplum nazarında. Arthur Morgan’ın, “We’re thieves in a world that don’t want us no more” sözü de Max Weber’in bu sosyolojik kuramını hikayede en net hissettiğimiz farkındalık anını oluşturuyor.
Fakat devletin şiddet tekelini alması günümüzde bile dünyanın birçok yerinde hala tam uygulanamamışken, 19. yüzyıl vahşi batısında da anında bir pürüzsüz geçiş beklenemezdi ve yaşanmadı da zaten. Mesela oyunda, devlet kolluk kuvvetlerinin gücünün yetmediği yerde Van Der Linde çetesini yakalaması için görevlendirilen Pinkerton Ulusal Dedektiflik Ajansı , aynı dönemin Amerika’sında aynı isimle yer etmiş bir özel kolluk kuvveti birimidir ve devletle koordine çalışarak “meşru şiddet tekeline” ortak olarak devletin ulaşamadığı yerlere bürokrasiyi taşımıştır. Kapitalizmle beraber gelen özel işletmeler de böylece devlete ortak olarak hem meşru hem de ekonomik varlığını sürdürebilmişlerdir.

Merkezi bürokrasinin yetmediği veya tabiri caizse kapitalizmin ulaşmadığı küçük kasabalarda ise, taşeron adalet sistemi yani ödül avcılığı mekanizması devreye girmiştir. Oyunda sağda solda bulduğumuz broşürlerle birlikte yakaladığımız suçluları kolluk kuvvetlerine teslim ederek sözde millete faydalı işler yapıyoruz oyun boyu. Fakat bizi yakaladığımız adamlardan ayıran tek şey, broşürü asılı olan kişinin bizim değil karşımızdakinin olması. Zaten oyunun ilerisinde ibre karakterlerimize de dönüyor.
İşin “romantik” kısmına gelecek olursak ise Arthur, değişen sisteme ayak uyduramadığını fark etmesi ve onurlu yaşam mücadelesinin yanında, toplumsal ve bireysel olarak da geçmişe özlemi dolayısıyla belirli ölçüde bir romantik olarak barınır. Dutch ve Hosea ile önceden balık tutmaları, kamp ateşi içerisinde yaşanan huzur dolu anlar ve en önemlisi de başta güven ve sevgi gibi insani değerlerin yok oluşu karakterimizi mermi gibi vurur adeta. Oyunun sonunda “I gave you all I had.” sözüyle birlikte, yitip giden dünya değerleri gibi Arthur’un da bu entegre olamadığı yeni hayattan gidişini izleriz.
Night City’nin Neon Işıkları Altında Johnny Silverhand
Arthur Morgan sanayi kapitalizminin şafağında, fabrikaların gölgesinde nefessiz kalırken; Johnny Silverhand bu sürecin nihai ve en vahşi durağında, hiper-kapitalizmin zirvesi olan Night City’de bizi karşılar. Arasaka, Militech gibi başlıca mega şirketlerin etrafta cirit attığı, transhümanizmin eseri olan metalden bedenlerin normal insan vücudunun yerini aldığı bir yerdir burası. Hatta Mikoshi ve Relic gibi projeler, insan zihninin bireyselliğini ve özgürlüğünü bile tehdit eder hale gelmiştir. Asi karakterimiz Silverhand ise, bu dönemde de rock grubu üyesi olmasından da gelen bir agresyonla bu şirketlere karşı kazanamayacağı bir savaş başlatmıştır.
Devletin şiddet tekeli hikayesinin son bulduğu, kapitalizmin zirvesi mega şirketlerin neredeyse kendi iç kanunlarıyla özerklik kurduğu bir ortamda buluruz kendimizi Night City’de. Devletin 19. yüzyılda Pinkertonlar ile sağlayabildiği yarı özel yarı kamusal meşru şiddet şekli siberpunk dünyada ters tepmiş. Şirketlerini devleti kendilerine bağımlı etmesiyle birlikte, beraberinde gelen kapitülasyonlarla birlikte devlet şiddet tekelini kaybetmiştir. Ve sokaklar vahşi batı döneminden bile kötü bir hale, cemaat ve çete yuvalarına dönmüştür.
Basit bir anarşistten ziyade Johnny, zihnin özgürlüğünü savunan biridir. Arthur Morgan’da gördüğümüz o ne yapacağını bilmemekten gelen hüzünlü ve ağır melankolik romantizm hali, Silverhand’de kendini bir öfke ve hırçınlıkla dışa vurur. Kendisi yine teknoloji karşıtı basit sığ bir ideolojiden uzaktır ki zaten ona soyadını da veren metal bir kol ile yaşamaktadır. Yani sınırları olsa da yeni sibernetik dünyanın şartlarına biraz da olsa ayak uydurarak savaşını sürdürür.

Fakat bu 2023’deki karşılaşmalarından çok çok önce bedenini Arasaka’ya satmış bir adam var karşımızda: Adam Smasher. Kendisinin Silverhand ile olan ilişkisi Micah ile Arthur’un ilişkisiyle paralellikler içermektedir. İkisi de bir şekilde hayata tutunmak için direnmekte, ikisi de sosyal darwinizmin bulundukları ortamdaki uç örneklerindendir ve tek amaçları varlıklarını sürdürmektir. Bu sebeple Silverhand’in savunduğu idealler, Smasher’ın gözünde kendisini hayatın gerçeklerinden uzak ütopyalardır. Bu sebeple de transhümanist bakış açısıyla her türlü gelişimi kendine reva görmüştür. Fakat Smasher ne kadar metal yığınıyla bütünleşirse bütünleşsin, bir o kadar da ruhunu satmış gibidir. Çünkü özellikle Edgerunners animesinde de bolca üstünde durulan sibersayko durumu, vücudundaki implant oranıyla paralellik göstermesinden ötürü Smasher’ın da insanlığını yitirmesine yol açmıştır.
Silverhand’in romantik anti-kapitalizm görüşlerindeki romantizm, zihniyle ve iradesiyle hür bir insan profilini idealleştirmesi ve bunun mega şirketlerden önce var olduğunu düşünerek öfkeli bir nostaljiye girmesiyle kafasında yer eder. Fakat trajik olan şey ise, karşı çıktığı şeyin ürünü olmasıdır. 2023’teki kule baskınının ardından zihni bir çipe yerleştirilmiş ve dijital bir mal gibi saklanmıştır. 2077’ye geldiğimizde ise, oyunda V’nin kendisine bedenini teslim ettiği temperance sonunda olan olayların ağırlığı ve pişmanlığıyla yaşar. Yani Silverhand hayatını adayarak karşı çıktığı şeyin hem bir ürünü hem de bir müşterisi olmuştur.
İki Farklı Hikaye, Aynı Trajik Son
1899’da döşenen tren yolları, 2077’deki mega şirketleri doğurdu. Altıpatlar metal kollara döndü. Aradan geçen neredeyse iki yüzyılda çok şey değişse de, değişmeyen şey insanın kapitalizmin eseri devasa yapılar arasındaki küçüklüğü ve içerisinde bulundukları duruma yabancılaşma hali oldu. Ne Arthur “kefareti” sonucu hayatta kalabildi, ne de Johnny korktuğu ve karşı çıktığı sistemden kaçabildi.
Saint Denis içerisinde fabrika bacaları ve gelişen yapılar arasında herhangi birine dönen Arthur Morgan da, devasa neon ışıklarla kaplı bir şehirde Silverhand de bulundukları dünyada herhangi biri olarak var olan birer hayaletten öteye gidememiş trajik karakterler olarak yer ettiler. Tırnaklarıyla kazıyarak duvarı delebileceğini sanan Johnny, kendi kendini her zaman var edecek olan piyasaya ve sisteme karşı beyhude bir savaş vermiş, Arthur da günahlarının sonucu kaptığı veremle birlikte melankolik bir veda ile kendince bir kefaret yaşamıştır. Fakat prologue bölümlerinde de gördüğümüz üzere dağın başında mezar taşı olan herhangi bir adam olarak vedasıyla son bulmuştur oyun.

