
Rick and Morty’nin yapımcıları tarafından geliştirilen ve sahip olduğu harika mizah anlayışıyla dikkatleri üzerine çeken High on Life’ın başarısının ardından Squanch Games, High on Life 2 üzerinde çalışmalara başladı. Ancak 2023 senesinde hakkındaki suçlamalar neticesinde şirketten ayrılan stüdyo kurucusu ve CEO’su Justin Roiland, akılda birtakım soru işaretleri doğurmuştu. Kendisinin Rick and Morty markasındaki konumu da düşünülünce – aynı zamanda Rick and Morty’de Morty karakterini seslendirdi- bu durum oyuncuların ikinci oyun konusunda endişelenmesine sebep oldu.
Lakin merak etmeyin, High On Life 2 ilk oyundan ne oynanış ne de mizah açısından pek de geri kalmıyor. İlk oyunda herkesin sevimli bulduğu Kenny’nin yokluğunu elbet hissediyoruz fakat yapımcılar mevcut temelin üzerine ciddi anlamda koymuşlar. Bu kez çok daha hızlı bir oynanış ve çok daha fazla şakayla karşı karşıya kalıyoruz. O yüzden burada daha da gevezelik etmeden incelemeye geçelim.
High On Life 2 evreninde şiddet hiç bu kadar geveze olmamıştı
High On Life 2 oynanışındaki en temel yenilik, kaykayın eklenmesi ve genel yapının çok daha hızlı bir hale getirilmesi olmuş. Bunun dışında oynanış çerçevesinde yapılan yenilikler oldukça küçük çaplı. Kısacası aynı oyun, ama daha hızlı demek doğru olacaktır. Ne yalan söyleyeyim, ben bu oynanış yapısını gayet sevdim. İlk yapımdaki en büyük eksilerden biri, oyun alanını yeterince verimli kullanamıyor olmamızdı. Yapımcılar da bunu fark etmiş olacak ki bu sorunu oyunu daha akıcı ve hızlı hâle getirerek çözmeye çalışmışlar. Bana kalırsa da bunda başarılı olmuşlar.

Kaykay sayesinde oyun alanına çok daha hakim oluyoruz. Sürekli hareket halinde olmazsak sonumuz genelde ölüm oluyor. Yapımcıların High On Life 2’deki tavrı net: Oyunun hızına adapte olmalısınız. Ancak böyle anlatınca aklınıza Doom gibi yapımlar gelmesin. Ne Gears of War kadar hantal ne de Doom kadar kaotik; oyuncuya hızını hissettiren ama kontrolü de elden bırakmayan, tam kıvamında bir temposu var. Yapımcılar, oyuncunun bu hıza çabuk adapte olabilmesi için özellikle çaba göstermiş gibi duruyor. Ayrıca oyunda dört farklı zorluk seçeneği bulunuyor: Story, Easy Normal ve Hard. Bu da yine yapımcıların mümkün olduğunca geniş bir kitleye hitap etmeye çalıştığını gösteriyor.
High On Life 2’nin combat flow’u yani çatışma akışı, sürekli hareket etmek üzerine kurulu. Sabit kalıp siper almak yerine alanı dolaşarak pozisyon değiştirmeniz gerekiyor. Bu da tempo dengesini oldukça dinamik hâle getiriyor. Kaykay yalnızca hız katmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni hareketsel mekaniklere ve parkur bölümlerine olanak sağlıyor. Açıkçası bu parkur bölümlerini gerçekten eğlenceli bulduğumu söylemeliyim.
Gelgelelim ki oyunun navigasyon sistemi konusunda eleştirmem gereken noktalar var. Nereye gitmemiz gerektiğini görmek için kontrolcüde oldukça ters bir tuşa basmamız gerekiyor ve akabinde navigasyonun hedefi net bir şekilde göstermesi 3–4 saniye sürüyor. Bu da ister istemez kafa karışıklığına yol açıyor ve oyunun temposunu düşürüyor.

Ayrıca minimap’in hedefi de göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece düşmanları gösteren bir şeye radar diyebiliriz ama minimap diyemeyiz. Teknik farkın bilincindeyim, ancak günümüzde bunu tam teşekküllü bir minimap’e dönüştürmek bu kadar zor olmamalıydı. Oyunda sınırlı da olsa bir açık dünya yapısı mevcut. Böyle bir tasarım tercih edilmişken yön bulmayı daha pratik hâle getirmek oyuncu deneyimine olumlu katkı sağlayabilirdi. Açıkçası oyunu oynarken minimap eksikliğini hissetmediğimi söylesem yalan olur.
Bildiğiniz gibi, ilk yapımda olduğu gibi bu kez de belirli hedeflerin peşine düşüyoruz. Bu da teknik olarak oyunun bölümlere ayrıldığını gösteriyor. O bölümler dışında ise oyunda sınırlı sayıda, toplam üç açık alan bölümü bulunuyor.
Açık alanlarda da çeşitli aktiviteler mevcut fakat bunların bir kısmı zamanla kendini tekrar edebiliyor. Buna rağmen en eğlenceli aktivitelerin NPC’lerle konuşup onlara yardım ettiğimiz kısa görevler olduğunu söyleyebilirim. Genellikle 3–4 dakika süren bu yan görevler çoğu vakit gerçekten güldürmeyi başarıyor. Oyunun keşfe açık alan tasarımından puan kırmayı düşünmüyorum çünkü yapımın ana odağı burası değil. Daha çok “isteyen oyuncu için ek içerik” mantığıyla tasarlanmış. Örneklendirmek gerekirse; açık alanlarda balık tutma, kaykayla taksicilik yapma, kaykay yarışlarına katılma, flörtleşme ve kafamıza konulan ödül posterlerini yırtma gibi çeşitli etkinlikler de mevcut.

Mizah, oynanışa harika bir şekilde yedirilmiş. Bazı komedi oyunlarının aksine High on Life 2, “şakayı yaptım, şimdi oyuna devam edelim” yaklaşımını tercih etmek yerine “şakanın oynanışın kendisi olduğu” bir tasarım anlayışını benimsemiş. Bu yöntem hem daha zor hem de daha fazla yaratıcılık gerektiren bir yaklaşım. Ancak yapımcılar bunun üstesinden layıkıyla gelmeyi başarmışlar. Öyle ki oyunun büyük bir bölümünde dördüncü duvar yıkılıyor ve her bölüm bilinçli olarak absürt ve komik bir atmosfer sunuyor.
Oyunun bölümlerindeki absürtlüğü ve yaratıcılığı anlatmak için giriş kısımlarından bir bölümü örnek olarak seçtim. Uzaylı öldürmenin ana mekanik olduğu bir oyunda, işlenen bir cinayetin nasıl ve kim tarafından yapıldığını mizahı da işin içine katarak çözmeye çalışıyoruz. Oyunun bu kısmında sunulan mekanikler, başka hiçbir bölümde tekrar kullanılmıyor. Bu noktada yapımcıların yaratıcılığını gerçekten takdir etmek gerekiyor. Tek seferlik tasarlanmış bu tarz bölümler, High On Life 2’nin absürt komedi anlayışını güçlendiriyor ve deneyimi daha özgün hâle getiriyor.
Silah sistemine geçecek olursak, ilk oyuna kıyasla çok büyük bir çeşitlilik olduğunu söylemek zor. Hatta keşke ilk oyundaki “güç fantezisi” hissini verebilen silah tasarımlarından bazıları korunabilseydi diye düşünüyorum.

Oyunda yeni olarak karşımıza çıkan silahlar; Travis ve Jan (ikili silah), Bowie (en yenilikçi tasarıma sahip olan), Sheath (taramalı silah), B.A.L.L Gun ve Rod (olta) olarak sıralanabilir. B.A.L.L. ve Rod, açık dünyadaki belirli aktivitelerin ardından açılıyor. Özellikle Rod’un balık tutma amacıyla kullanılması nedeniyle teknik olarak tam anlamıyla bir silah olduğunu söylemek zor. Böylece geriye sadece üç yeni silah kalıyor ve bu, High On Life 2 gibi bir devam oyunu için biraz yetersiz kalmış.
Spoiler vermemek bakımından çok detaya girmekten kaçınacak olsam da Gravity Gun benzeri bir silahtan bahsetmek istiyorum. Bizlerin kullanımına sunulduğu an itibariyle çok fazla kullanma gereksinimi duyduğumuz söylenemez. Bunda fizik sisteminin zaman zaman sapıtması da büyük bir etken.
Bunun dışında Jeppy adlı bir karakter de oyuna dahil oluyor ve bir nevi “süper güç” işlevi görüyor. Kalabalık düşman gruplarına karşı oldukça etkili ve boss savaşlarında pasif saldırı desteği sağlayarak savaşları kolaylaştırıyor. Genel olarak hoş ve oyuna yakışan bir ekleme olduğunu düşünüyorum.
High on Life 2’de ilk oyundaki gibi bir Hub yani merkez bölge de bulunuyor. Her bir hedefi ortadan kaldırdıktan sonra buraya geri dönerek silahlarımızı, canımızı ve kalkanımızı geliştirebiliyor ya da karakterlerle sohbet edebiliyoruz. Yani bu hub, oyunun tempolu yapısı esnasında oyuncuya kısa bir nefes alma fırsatı sunuyor.
Hikaye mi yoksa bir stand-up gösterisi mi?
High on Life 2’den ciddi anlamda derin ve dramatik bir hikaye beklemek çok doğru olmaz çünkü hikaye daha çok mizahı destekleyen bir unsur olarak tasarlanmış. İlk oyunda meşhur bir kelle avcısı olurken bu oyunda tam tersi bir rol üstleniyoruz: Kelle avcılarına ihanet edip suçlu konumuna düşüyoruz.
Ana hikayede ise insanları bir tür hap formuna dönüştürmeye çalışan bir ilaç şirketine karşı mücadele veriyoruz. High On Life 2’nin absürt hikaye yapısı, oyuncuya yine de bir amaç hissi vermeyi başarıyor. Açıkçası bu tarz bir oyunda hikayenin bu seviyede tutulmasını yeterli ve kararında buldum. Yapımcılar mizah konusunda geri adım atmamış; sınırları zorlayan, yer yer kara mizah unsurları taşıyan ve gündeme göndermeler yapan bir tarz benimsemişler. Özellikle AI temalı espriler ve popüler kültüre yapılan göndermeler dikkat çekiyor. Bu absürt komedi anlayışı oyunun karakterini oluşturan en önemli unsurlardan biri.
Bunun dışında yapımcılar referans veya dalga geçme odaklı şakalar yapmayı da elbette ki unutmuyor. Oyunda Humancon ve Murdercon gibi etkinlikler var ve bu da günümüzdeki Comic-Con gibi tarzı etkinliklerle dalga geçmeye hizmet ediyor. Oyunlarda artık böyle şeyleri neredeyse hiç göremiyoruz ve High on Life 2 işte tam burada farkını ortaya koyuyor.
Yapım boyunca dördüncü duvarın sık sık yerle bir edilmesi dikkatlerden kaçmıyor. Hatta oyundaki Muppy Doo boss savaşı, benim oynadığım oyunlar arasında dördüncü duvarın en etkileyici şekilde kırıldığı bölümlerden biri olmayı başarıyor. Gerçekten oldukça çarpıcı ve akılda kalıcı bir tasarım ortaya koyulmuş.

Suit OS ise oyunda dördüncü duvarı en çok yıkan karakterlerden biri ve benim de kişisel olarak favori karakterim konumunda. Kendisinin oyuncuyla doğrudan iletişim kuran yapısı, oyunun absürt komedi atmosferine çok iyi uyum sağlıyor. Değinmekte fayda var ki seçimlerinizi yaparken de dikkatli olmanız gerekiyor. Nitekim yaptığınız tercihler oyunun sonuna beklenmedik şekillerde etki edebiliyor. Bu da oynanışa hafif bir derinlik katıyor ve tekrar oynanabilirliği de destekliyor. Son olarak oyunun finalini çok beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle son kısımda yapılan şakalar ve göndermeler o kadar başarılıydı ki, gülmekten kendimi alamadım.
Ses tasarımı, atmosfer ve performans
Oyunun ses tasarımı genel olarak oldukça başarılı. Müzikler de yapıma özel olarak hazırlanmış ve oyunun absürt komedi atmosferini desteklemeyi başarıyor. Sanat tasarımı da gayet hoş. Her bölüm farklı bir temaya sahip ve görsel tasarım her bir bölge için ayrı ayrı düşünülmüş. Bu çeşitlilik, oyunun monotonlaşmasını engelleyen önemli unsurlardan biri olmuş. Grafikler ise dengeli bir seviyede tutulmuş; ne zayıf ne de olağanüstü, tam kararında diyebiliriz. Ancak bu grafik kalitesinin performans tarafında zaman zaman sorun yaratabildiğini de söylemek gerekir. Keşke optimizasyon da aynı özenle ele alınsaydı.
Ne yazık ki High on Life 2’nin teknik performansı oldukça sorunlu. Oyunun çökmesi ve ani performans düşüşleri nedeniyle bazı anlarda neredeyse oynanamaz hâle gelebiliyor. Neyse ki oyunu oynadığım dönemde yapım biraz daha rafine edilmiş durumdaydı; bu da deneyimi biraz olsun kurtardı.
High on Life 2’yi RTX 3060’lı bir laptopta oynadım ve beklediğimden çok daha düşük bir performans aldım. Nvidia DLSS’in açık olmasına rağmen “Very High” grafik ayarlarında yaklaşık 30 FPS’in altında değerler gördüm; Medium ayarlarda ise 60–70 FPS aralığına çıkabildim. Açık dünya bölümlerine geçtiğimde ise FPS bazen 10–15 seviyelerine kadar düşüyordu.
Bu performans sorunlarını yalnızca ben değil, neredeyse tüm oyuncular yaşadı. High On Life 2 kalibresindeki bir oyunun modern grafik teknolojileriyle geliştirildiği düşünüldüğünde, bu seviyede teknik sorunlarla çıkış yapması gerçekten kabul edilebilir değil. Bunun dışında oyunda fiziklerin doğru çalışmadığından da bahsetmiştim. Bug ve glitch’ler ise de cabası. Birkaç kez oyun takıldı ve en son checkpoint’ten devam etme zorunda kaldım.
Squanch Games, Inc. tarafından geliştirilen ve yayınlanan High On Life 2, 13 Şubat 2026 itibariyle çıkmış bulunuyor. Eğer okuyacak farklı incelemeler arıyorsanız Code Vein II incelememize de bir göz atabilirsiniz.

